Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ekim 26, 2008 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Hayat...

...benim için bazen iki kale direği kadar dar.
Hareket etmek imkânsız, bunalmaya müsait...

120

Koca bir tepenin ardında her sabah gün doğuyor. Güneş alabildiğine parlak, yükseliyor... Kendisine engel olamayarak yükselmeye devam ettikçe, üzerine doğduğu şehirlere bir süreliğine egemen olmuş karanlığı defediyor. Sayısız hanede sayısız insan gözlerini açıyor. Yepyeni bir güne, fakat aynı rutin yaşama bir kereliğine daha sessizce selam çakılıyor. Geride bırakıp sıcaklığımızı verdiğimiz yatağı, yüzümüzü ıslatıyoruz, sırlı camda kendimize bakıyoruz. Söz yok, sual yok... Her gün olduğumuz yerdeyiz çünkü, bir değişiklik yok... Dünyayı biliyoruz, sırlı camın ne olduğunu biliyoruz... Kendimizi ise bildiğimizi sanıyoruz.
Sonraki aşama "Sepeti koluna, herkes kendi yoluna..." Ya para peşine düşüyoruz ya da okul yollarını aşındırıyoruz. Eğitim ve öğretime sol kulağımızı açıyoruz, sağı da kapatmıyoruz. Belki de aslında ikisini birden kapatıyoruz. Kızlara sataşıyoruz, ip üzerinde oynayabilecek en iyi cambaz oluveriyoruz. Kitaplarımızı sabah aldığımız yere bırakıyoruz, 3 ay önce satın …

Creativity (23)

Büyük Filmlerden Büyük Replikler - Volume 52

"I could die right now, Clem. I’m just...happy. I’ve never felt that before. I’m just exactly where I want to be."(Eternal Sunshine of the Spotless Mind - Jim Carrey)

WALL-E

Son zamanlarda iyiden iyiye moda oldu; Darwin haklı mı, Adnan hoca savlarını ne derece savunabiliyor vesaire... Maymundan mı geldik, yoksa bir yerlerden bizi izleyen güç "Ol" dedi ve olduk mu? Herkesin inancı kendisine, ben bu noktada yorum yapmıyorum. Şunu söyleyebilirim ki maymundan gelip gelmediğimiz hususunda en ufak bir tahminim olmamakla birlikte, evrim diye bir şeyin olduğuna yürekten inanıyorum. Hemen çıkıp "Hop, hişt, çelişme kendinle" demeyin. Hele bir oturalım, soluklanalım, gülücükler saçalım. Sobanın üzerinden çizilmiş kestaneleri toplayalım, yanına bir de tavşan kanını konduralım.
Evrimden kastım teknolojiktir benim... Yoksa maymundan gelmişim, "Ol" denmiş olmuşum, açıkçası şu an için pek bir önemi yok. Ancak teknolojik açıdan bunun önemi büyük. İlk insanın yaşama şeklini bilemem, kabartmalar hakkında yazılanları okurum en fazla. Gece çıplak gökyüzüne onlarla birlikte bakmak isterdim, o ayrı. Bir Jetgiller vardı, bilmem hatırlar mısınız... Ha…

Türkçe Konuş!

Kapasitemi sorgulamayacağım. Ancak iyi niyetliyim her konuda olduğu gibi... Maksat Türkçe'yi kullanmak olduğunda taviz diye bir şey kabul edemem ben. Ne kadar doğru kullandığım tartışılır, ama dedim ya, iyi niyetliyim. Okulda, sokakta, aile arasında... Mekan farkı gözetmeksizin Türkçe'yi kullanma konusunda elimden gelenin en iyisini ortaya koymaya çalışırım. Bir ders anında, bir arkadaş muhabbetinde yanlış söylenmiş bir kelime, yapılmış bir imlâ hatası varsa ve ortamdaki herkes bu konuda danışma hakkını benden yana kullanıyorsa, eh kimse kusura bakmasın, bu konuda başarılı da sayılırım. Ancak yine de dediğim gibi, öncelik daima niyetin iyi olmasında. Sonrası zaten öyle ya da böyle gelir. Atatürk'ün sözüdür; "Tarihlerini bilmeyen milletler yok olmaya mahkumdur!" Peki dil bir tarih midir? Hasıdır bence! Ve kendi dilinin yok olmasına göz göre göre izin veren bir millete nasıl millet denebilir ki? Her fırsatta milliyetçiliğimizden, bu topraklara nasıl bağlı olduğumuz…

Güzel ve Yakışıklı!

Tüm bu tatsız hengamenin arasında biraz olsun heyecan yaşamak güzel olur sanırım. Yepyeni bir anket sonucu ile huzurlarınızdayım. Herkesin güzellik anlayışı farklıdır. Klâsik zevkler ve renkler meselesi... Benim zevkime uygun adaylar arasından en güzel ve en yakışıklıyı belirlemenizi istemiştim bundan 2 hafta kadar önce. Bu süreye 4 günlük Blogger yasağını da eklersek yaklaşık 10 günlük bir oylama süresi açığa çıkıyor. Bu 10 gün içinde "En yakışıklı hangisi" ve "En güzel hangisi" sorularına yanıt aradık. Cevaplar beni son derece tatmin etti. Öyle sanıyorum ki bu konuda hepimiz hemfikiriz. "Ladies first" diyerek vermiş olduğunuz oylar sonucu belirlenen en güzel hanımefendiyi sizlere sunmaktan büyük kıvanç duyarım. Karşınızda oyların %37'sini toplayarak aynaya sormaya bile gerek bırakmayan, "Benim dünya güzelim" Bülent Ersoy! Resimdeki duruşa, zarafete de bir bakın. Dönüp dönüp tekrar bakın. Sonra da 17 numaralı kutuda ne kaybettiğinizi öğrenm…

LEYLA'NIN EVİ

Zülfü Livaneli…. Çok takdir ettiğim bir sanatçıdır. Gençken o kadar çok severdim, o kadar çok beğenirdim ki. Hala severim. Albümleri evde hala dizi dizi dururlar. Hiç birine kıyamam. Her şarkısının, her parçasının çok anlamı vardır bende. Yorumculuğu ve müziğinin yanında yazarlığını da çok severim. Yazarın dördüncü romanı olan Leyla’nin Evi’nde, yaptığı tahliller zayıf olsa da, İstanbul tasvirleri çok güzel. Osmanlı ailesinden gelen bir kadının aile yadigârı konağını, müştemilatını kaybetmesi ve kapının önünde oturması ile başlar roman. Üç farklı karakteri birleştirmiş, Osmanlı hanımefendisi Leyla-Uşak Ali Yekta ve Alamancı Hiphopcı Roxy (Rukiye). Yakın tarihimizden üç büyük olaydan da sözetmektedir. Balkan Harbi, Kurtuluş Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı. Çok muhteşem bir kitap değil belki ama Zülfü Livaneli’nin Türkçeyi kısıtlı kelimelerle değil de ustaca kullanımı sayesinde harika bir roman çıkmış ortaya. Çok dokunaklı ve içten olan bu romanı herkese kesinlikle tavsiye ediyorum.

Mustafa

İlkokul yıllarımı anımsıyorum... Çok sevdiğim ilkokul öğretmenim tarafımdan bana bahşedilmiş ve ayda bir yerine getirmem gereken bir vazifem vardı. Kim ne derse desin benim için daima kutsal, kendimi bir matah sanmama sebebiyet veren bir görevdi. Her ayın belli bir günü kendimden büyük bir VHS kasedi okula getirip götürmem gerekiyordu. Okulun yolları taştan, biz ayakta durmayı yeni öğrenmişiz...
Sarı Zeybek'ti kasedin içinde saklı filmin adı. Mustafa vardı içinde, Mustafa Kemal... O yüzdendi heyecanım, kendimi beğenmişliğim ve hatta matahlığım... Sanki Ata ve silah arkadaşları için cepheye silah taşıyordum. Sanki boşalan raflara sığdırılması gereken devrim kitaplarına önsöz yazıyordum. Nefes nefese sınıfa girdikten sonra bir asker selamı çakıp, emaneti öğretmene teslim ediyordum. Armağanım da her zaman alnıma kondurulmuş büyük bir öpücük oluyordu. Ben şımarıyordum...
Bir sınıfta toplanıyorduk. Bütün okulun tek bir salonda toplanması gibi bir olasılık söz konusu değildi. Ayda bir yap…

Kutlu Olsun!

"Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum bir gün elbet toprak olacaktır fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda tereddütsüz yürümeğe devam edecektir."

Pazartesi Notları #49

YouTube ve Dailymotion gibi sitelerin ardından Blogger da kapanmış, pedofiliden mahkum Hüseyin Üzmez beraat yemiş, paragöz Turkcell Mustafa filminin sponsorluğundan "Bizim Turkcell olarak toplumun her kesiminden müşterimiz var. Böyle bir filme sponsor olarak müşterilerimizin bir kısmını karşımıza alma riskini üstlenemeyiz." diyerek vazgeçmiş, Adapazarı'nda yobazlar Kentpark'ta yürüyüş yapmış ve "Aşk parkı değil aile parkı istiyoruz" ile "Ahlaksız kişileri Kentpark'ta istemiyoruz" sloganlarını anırmış, Galatasaray Eskişehirspor'dan 4 tane yemiş, platoniğe bel bağlamışız, dahası dahası ve dahası... Hayatımda canımın hiç bu denli sıkıldığını hatırlamıyorum. Son yasakla birlikte bloga yazma isteğim de kalmadı. Bir süre daha devam edelim bakalım...